Kongreye Kalan Süre



Sözel Bildiriler

Sözel Bildiriler

  • 1- Şizofreni ile Gözdeki Melanin Yoğunluğu Arasındaki İlişki: MC1R Gen İlişkisi

    Yazarlar: Ayşe Nur İnci Kenar1, Selin Balki Tekin2 Gonca Ayşe Ünal3, Mehmet Emin Erdal4

    Kurumlar: 1 Pamukkale Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, Denizli, Türkiye
    2 Denizli Devlet Hastanesi, Psikiyatri Kliniği, Denizli, Türkiye
    3 Mersin Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Psikiyatri Kliniği, Mersin, Türkiye
    4 Mersin Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı, Denizli, Türkiye

    Giriş: Dopamin fonksiyonlarıyla ilgili genetik varyasyonların şizofreni riskiyle ilişkili olabileceği öne sürülmüş ve birçok yatkınlık geni gösterilmiştir. İnsan pigmentasyonundan sorumlu olan melanin molekülü dopamin ile aynı öncülden sentezlenmektedir. Göz rengi, iris hücrelerindeki melanin pigmentinin türü ve miktarı tarafından belirlenir. Siyli ve arkadaşları tez çalışmalarında mavi göz rengi ile şizofreni ve klinik özellikleri arasında bir ilişki olduğunu belirtmişlerdir. MC1R geni, açık göz renginin genetiğinden sorumlu genlerden biridir. Bu bilgiler ışığında, dopamin fonksiyonları üzerinde rolü ve açık göz rengiyle ilişkili olan MC1R geni ile şizofreni arasındaki ilişki incelenmiştir.

    Yöntemler: Çalışmaya, bir üniversite hastanesinden takipli 98 şizofreni hastası ve 102 sağlıklı birey dahil edildi. Katılımcıların genomik DNA'ları, DNA Ekstraksiyon Kiti kullanılarak periferik kandan izole edildi. MC1R geni rs1805007 polimorfizmleri, Gerçek Zamanlı PCR yöntemiyle analiz edildi. MC1R gen verilerinin analizinde ki-kare testi kullanıldı. Pamukkale Üniversitesi Etik Kurulu'ndan 03.03.2015 tarihli ve 03 numaralı etik onay alındı.

    Bulgular: 200 bireyin DNA analizlerinden MC1R geni polimorfizmleri incelendi. MC1R geni rs1805007 polimorfizminin CC,CT,TT allel gruplarına göre gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır(p>0.05). MC1R geni rs1805007 polimorfizminin C alleli şizofreni grubunda %79.6, kontrol grubunda ise %71.1 olarak saptanmıştır. Gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. ( p=0.049).MC1R geni rs1805007 polimorfizminin T alleli şizofreni grubunda %39.8, kontrol grubunda ise %52.9 olarak saptanmıştır. Gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır ( p=0.008).

    Sonuç: Dopamin ve melanin ortak prekürsör olan tirozinden sentezlenmektedir. L-DOPA’ya kadar ortak yolak izlemektedirler. Bu bilgiler ışığında, açık göz renginden sorumlu MC1R geninin C allelinin şizofreninin etyolojisinde rol alabileceğini düşündürmektedir. Elde edilen verilerin şizofreni gelişimi açısından prediktör olarak kullanımına ışık tutması beklenmektedir.

    Anahtar Kelimeler: Şizofreni, göz rengi, melanin, MC1R

  • 2- Karmaşık Bir Geriatrik Olgu: Lityum Kesilme Sendromu mu, Akut Deliryumlu Mani mi?

    Yazarlar: Ümmühan Özkal1

    Kurumlar: 1 Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Sancaktepe Şehit Prof. Dr. İlhan Varank Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Psikiyatri Kliniği, İstanbul, Türkiye

    Özet: Yirmi yıldır lityum ile stabil seyreden 82 yaşındaki bipolar bozukluk tanılı kadın hastada, toksisite nedeniyle lityumun ani kesilmesini takiben ciddi nöropsikiyatrik semptomlar gelişti. Bu olgu, geriatrik psikofarmakolojideki tanısal zorlukları ve yönetim karmaşıklığını vurgulamaktadır.

    Vaka Sunumu: Lityum toksisitesi sonrası hastanın tedavisi, lityum 300mg/gün'den valproik asit 1000mg/gün, olanzapin 10mg/gün ve ketiapin 100mg/gün'e değiştirildi. Günler içinde hastada akut deliryum, ajitasyon, perseküsyon hezeyanları, uykusuzluk, basınçlı konuşma ve düşünce uçuşması gelişti. Öyküsünde ortostatik hipotansiyona bağlı düşmeler mevcuttu. Fizik muayenede ortostatik kan basıncı değişiklikleri doğrulandı. Acil beyin BT'sinde akut kanama veya yapısal lezyon saptanmadı, yalnızca kronik küçük damar hastalığı izlendi. Hastadan aydınlatılmış onam alınmıştır.

    Klinik Değerlendirme: Laboratuvar bulgularında saptanamayan lityum düzeyi ve terapötik valproat düzeyi (65 µg/mL) mevcuttu. Metabolik panel, tiroid fonksiyonları ve enfeksiyon taraması normaldi. Temel tanısal ikilem, lityum kesilme sendromu, psikotik özellikli akut manik atak ve yeni ilaç rejimine bağlı ilaç kaynaklı deliryum arasında ayrım yapmaktı.

    Tedavi ve Yönetim: Başlangıç yönetimi, güvenlik ve tanısal netliğe odaklandı. Düşme öyküsü ve ortostatik hipotansiyon nedeniyle sıkı düşme önlemleri alındı. Antipsikotik rejim değiştirildi: sedasyon ve ajitasyon kontrolü için ketiapin gece 200mg'a yükseltildi, ortostatik ve metabolik riskleri azaltmak için ise olanzapin 5mg/gün'e düşürüldü. Valproat 1000mg/gün ile devam edildi. Non-farmakolojik girişimler arasında, düşük uyaranlı bir oda ve hemşirelik personeli tarafından sık yönlendirmeyi içeren deliryum yönetimi için çevresel düzenlemeler yer aldı.

    Tartışma: Bu vaka, geriatrik psikiyatrinin birkaç kritik ilkesini göstermektedir. İlk olarak, uzun süreli lityum tedavisinin ani kesilmesi, toksisite sonrasında bile, akut duygudurum ataklarını taklit eden veya tetikleyen ciddi kesilme fenomenine yol açabilir. İkinci olarak, ortostatik hipotansiyonu olan yaşlı bir hastada birden fazla sedatif ajan (iki antipsikotik artı valproat) ile polifarmasi, düşme riskini önemli ölçüde artırır. Üçüncü olarak, görüntülemede akut intrakranyal patolojinin olmaması, tanının nörolojik bir olaydan ziyade birincil psikiyatrik/iyatrojenik bir etiyolojiye yönlendirilmesi için çok önemliydi.

    Sonuç: Duygudurum dengeleyici değişimi yapılan geriatrik hastalar, ani geçişler yerine titiz, kademeli bir geçiş stratejisi gerektirir. Kapsamlı değerlendirme, özellikle sedasyon veya ortostaza neden olabilecek ilaçlar başlanırken, düşme risk değerlendirmesini içermelidir. Bu olgu, yaşlı bipolar hastalarda hem güvenliği hem de terapötik sonuçları optimize etmek için geriatri tıbbı ilkelerinin psikiyatrik yönetimle entegrasyonunun gerekliliğini vurgulamaktadır.

    Anahtar Kelimeler: Lityum Kesilme Sendromu, Geriyatrik Psikiyatri, Bipolar Bozukluk, İlaç Kaynaklı Deliryum, Polifarmasi, Düşme Riski, Ortostatik Hipotansiyon, Duygudurum Düzenleyici Geçişi.

  • 3- Tıp fakültesi öğrencilerinde kaygı ve yönetimi eğitiminin depresyon, aleksitimi, duygu düzenleme güçlüğü ve başa çıkma biçimleri üzerine etkisi: ön test-son test çalışması

    Yazarlar: Deniz Alçı1, Nazan Dolapoğlu2

    Kurumlar: 1 Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi, Balıkesir, Türkiye
    2Psikiyatri Anabilim Dalı, Balıkesir, Türkiye

    Özet: Bu çalışmada, tıp fakültesi öğrencilerine uygulanan Kaygı ve Yönetimi eğitiminin depresif belirtiler, aleksitimi, duygu düzenleme güçlüğü ve başa çıkma tutumları üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya dersi alan 52 öğrenci dahil edildi. Katılımcılara eğitim öncesinde ve sonrasında Beck Depresyon Envanteri (BDE), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ) ve Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği (COPE) uygulandı. İkinci değerlendirme sınav döneminde gerçekleştirildi. Ön test-son test karşılaştırmaları, eksiksiz eşleşmiş verisi bulunan katılımcılar üzerinden yapıldı.Eşleştirilmiş analizlerde BDE puanlarında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik saptanmadı (n=14; 12,86±8,25’e karşı 15,71±12,41; p=0,254). Benzer şekilde TAÖ puanlarında da anlamlı fark bulunmadı (n=14; 51,50±11,99’a karşı 53,86±11,27; p=0,483). Buna karşın DDGÖ puanları eğitim sonrası anlamlı olarak arttı (n=14; 90,29±8,84’e karşı 98,14±11,57; p=0,008). COPE puanlarında ise eğitim sonrası anlamlı artış saptandı (n=13; 149,54±18,46’ya karşı 175,15±31,37; p=0,022). Sonuç olarak, ikinci ölçümün sınav döneminde yapılmış olması öğrencilerin anlık stres düzeylerini ve duygusal güçlük bildirimlerini artırmış olabilecek bağlamsal bir etken olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, COPE puanlarında gözlenen anlamlı artış, eğitimin öğrencilerin başa çıkma repertuvarını ve stresle baş etme farkındalığını güçlendirmiş olabileceğini düşündürmektedir. Bu bulgular, kaygı yönetimi eğitimlerinin özellikle yoğun akademik stres dönemlerinde koruyucu ve güçlendirici bir işlev görebileceğine işaret etmektedir.

  • 4- CAPE-P15’in Türkçe Formunun Erişkin Klinik Örneklemde Psikometrik Özellikleri: Ön Bulgular

    Yazarlar: Dilruba Ünzüle Kırbaş1, Yavuz Meral2 Ayşe Kurtulmuş Çalış3

    Kurumlar: 1,3İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, İstanbul, Türkiye
    2 İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Çocuk Psikiyatri Anabilim Dalı, İstanbul, Türkiye

    Giriş: Psikotik benzeri yaşantılar yalnızca psikotik bozukluklarda değil, klinik ve klinik dışı örneklemlerde de boyutsal olarak gözlenebilen deneyimlerdir. Psikoz sürekliliği modeli, bu yaşantıların toplumda farklı şiddet düzeylerinde ortaya çıkabileceğini öne sürmektedir. Bu yaşantıların güvenilir biçimde değerlendirilmesi, hem tanısal süreçler hem de belirtilerin şiddetinin izlenmesi açısından önem taşımaktadır. Toplumda Psişik Yaşantıları Değerlendirme Ölçeği’nin kısa formu olan CAPE-P15, son üç ay içindeki pozitif psikotik yaşantıları değerlendiren, kısa sürede uygulanabilen bir özbildirim aracıdır. Farklı kültürlerde geçerli ve güvenilir olduğu gösterilmiş olmakla birlikte, erişkin klinik örneklemde Türkçe formunun psikometrik özellikleri yeterince incelenmemiştir. Bu çalışmada, CAPE-P15’in Türkçe formunun erişkin klinik örneklemdeki psikometrik özelliklerine ilişkin ön bulguların sunulması amaçlanmıştır.

    Yöntem: Çalışma, Göztepe Prof. Dr. Süleyman Yalçın Şehir Hastanesi’nde yürütülmektedir. Çalışmaya 18–45 yaş aralığında psikiyatri polikliniğinde takipli hastalar dahil edilmiştir. Devam etmekte olan çalışmanın ön analizleri kapsamında 30 psikotik bozukluk tanılı hasta ve 40 psikoz dışı hasta değerlendirilmiştir. Katılımcılara CAPE-P15, Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) ve Psikolojik Esneklik Ölçeği (PEÖ) uygulanmıştır. Yapı geçerliliği açımlayıcı faktör analizi ile, ölçüt bağıntılı ve ayırt edici geçerlilik ise korelasyon analizleri ve grup karşılaştırmaları ile değerlendirilmiştir.

    Bulgular: Ön bulgular, CAPE-P15’in iyi düzeyde iç tutarlılığa sahip olduğunu göstermiştir (Cronbach α=0,85). Veri seti faktör analizine uygun bulunmuştur (KMO=0,72; Bartlett testi p<0,001). Açımlayıcı faktör analizi sonucunda üç faktörlü yapının toplam varyansın %55,41’ini açıkladığı saptanmıştır. CAPE-P15 toplam puanı ile PANSS toplam puanı arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulunurken (r=0,47; p<0,001), PEÖ toplam puanı ile negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,44; p<0,001). Ayrıca psikotik bozukluk tanılı hastaların CAPE-P15 puanlarının psikoz dışı gruba göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmüştür (F=13,99; p=0,004).

    Sonuç: Bu ön bulgular, CAPE-P15’in Türkçe formunun erişkin klinik örneklemde geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olabileceğini düşündürmektedir. Ölçeğin, psikotik benzeri yaşantıların değerlendirilmesinde hem klinik uygulamalarda hem de araştırma ortamlarında kullanılabileceği değerlendirilmektedir.

    Anahtar Kelimeler: CAPE-P15, psikotik benzeri yaşantılar, geçerlilik-güvenilirlik, psikoz sürekliliği

  • 5- KORONER YOĞUN BAKIM ÜNİTESİNDE DELİRYUM: KLİNİK ÖZELLİKLER VE HASTANE İÇİ MORTALİTENİN PROSPEKTİF DEĞERLENDİRİLMESİ

    Yazarlar: Meryem Gül Teksin Taşa, Damla Öztürk Efeb Gülşen Teksina, Aykut Demirkıranb, Özge Şahmelikoğlu Onura, Yusuf Ziya Şenerc

    Kurumlar: a Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı
    b Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Psikiyatri Kardiyoloji Anabilim Dalı
    c Thoraxcentrum, Erasmus MC, Rotterdam, The Netherlands

    Amaç: Bu çalışmada, koroner yoğun bakım ünitesinde (KYBÜ) izlenen hastalarda deliryumun sıklığını, klinik özelliklerini, ilişkili risk faktörlerini ve hastane içi sonuçlarını değerlendirmek amaçlanmıştır.

    Yöntem: Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi KYBÜ’de 01 Ocak 2025–30 Nisan 2026 tarihleri arasında yürütülen prospektif, tek merkezli gözlemsel çalışmaya 69 hasta dahil edilmiştir. Deliryum tanısı DSM-5 ölçütlerine göre psikiyatrik değerlendirme ile konulmuştur. Deliryum taraması ve şiddet değerlendirmesi için RASS, CAM-ICU, Nu-DESC ve DRS-R-98 ölçekleri kullanılmıştır. Klinik, laboratuvar ve demografik veriler kaydedilmiş; risk faktörleri ve klinik sonuçlar istatistiksel olarak analiz edilmiştir.

    Bulgular: Hastaların %53,6’sında deliryum saptanmıştır. Çok değişkenli analizde enfeksiyon varlığı deliryum için bağımsız risk faktörü olarak belirlenmiştir (OR: 3,63; p=0,034). Deliryum gelişen hastalarda hastane içi mortalite anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (%21,6’ya karşı %0; p=0,006). Ayrıca bu grupta hastanede kalış süresi daha uzun saptanmıştır. Deliryum değerlendirme araçları arasında DRS-R-98 (AUC: 0,974) ve Nu-DESC (AUC: 0,953) en yüksek tanısal performansı göstermiştir.

    Sonuç: KYBÜ’de deliryum yüksek sıklıkta görülmekte ve artmış mortalite ile uzamış hastane yatışı ile ilişkilidir. Enfeksiyon önemli bir bağımsız risk faktörüdür. DRS-R-98 ve Nu-DESC, deliryumun tanınmasında yüksek performans göstermektedir. Deliryumun erken tanınması ve sistematik değerlendirilmesi, klinik sonuçların iyileştirilmesi açısından kritik öneme sahiptir.

    Anahtar Kelimeler: Deliryum, koroner yoğun bakım, mortalite, Nu-DESC, DRS-R-98

  • 6- Psikiyatrik bozukluklarda egzersiz müdahalelerinin bilişsel fonksiyon üzerindeki etkileri: sistematik bir derleme

    Yazarlar: İsmail Koç1, Ebru Akbuğa Koç2

    Kurumlar: 1Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi, Toplum Ruh Sağlığı Merkezi, İstanbul, Türkiye
    2Yeditepe Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü, İstanbul, Türkiye

    Amaç: Psikiyatrik bozukluklarda bilişsel işlev bozukluğu günlük yaşam fonksiyonlarını, sosyal işlevselliği ve tedaviye yanıtı etkileyen önemli klinik sorunlardan biridir. Fiziksel egzersiz, nöroplastisiteyi artırma ve serebral kan akımını düzenleme potansiyeli nedeniyle bilişsel işlevler üzerinde olumlu etkiler sağlayabilecek bir müdahale olarak öne çıkmaktadır. Bu sistematik derlemenin amacı psikiyatrik bozukluğu olan bireylerde uygulanan egzersiz müdahalelerinin bilişsel fonksiyonlar üzerindeki etkilerini incelemektir.

    Yöntem: Bu çalışma Preferred Reporting Items for Systematic Reviews and Meta-Analyses (PRISMA) rehberi doğrultusunda gerçekleştirilen bir sistematik derlemedir. PubMed, Scopus ve Web of Science veri tabanları 2005–2025 yılları arasında yayımlanan çalışmalar açısından taranmıştır. Tarama sürecinde “exercise”, “physical activity”, “cognitive function”, “schizophrenia”, “major depressive disorder” ve “bipolar disorder” anahtar kelimeleri kullanılmıştır. Dahil edilme kriterleri psikiyatrik tanı almış yetişkin bireylerde yapılandırılmış egzersiz programlarının uygulanmış olması ve bilişsel sonuç ölçütlerinin raporlanması olarak belirlenmiştir.

    Bulgular: Toplam 1243 kayıt taranmış ve eleme sürecinden sonra 18 çalışma derlemeye dahil edilmiştir. Dahil edilen çalışmaların toplam örneklem büyüklüğü 1126 hastadan oluşmaktadır. Çalışmaların büyük çoğunluğunda 8–24 hafta süreli aerobik egzersiz programları uygulanmıştır. Egzersiz müdahalelerinin global bilişsel performans, yürütücü işlevler ve dikkat üzerinde anlamlı iyileşmeler sağladığı bildirilmiştir. Özellikle şizofreni hastalarında yürütücü işlevlerde orta düzeyde iyileşme (etki büyüklüğü  d=0.45) rapor edilmiştir. Majör depresif bozuklukta ise egzersiz programlarının işlem hızı ve çalışma belleği üzerinde olumlu etkiler gösterdiği bildirilmiştir.

    Sonuç: Bu sistematik derlemenin bulguları yapılandırılmış egzersiz müdahalelerinin psikiyatrik bozukluklarda bilişsel fonksiyonları iyileştirme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Özellikle aerobik egzersiz programlarının yürütücü işlevler ve dikkat üzerinde olumlu etkiler sağlayabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle egzersiz temelli müdahalelerin psikiyatrik rehabilitasyon programlarına entegre edilmesi bilişsel ve fonksiyonel iyileşmeye katkı sağlayabilir. Bununla birlikte daha büyük örneklemli ve standartlaştırılmış müdahale protokollerine sahip randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

  • 7- OPİYAT KULLANIM BOZUKLUĞU OLAN BİREYLERDE ÇOCUKLUK ÇAĞI TRAVMALARININ KİŞİLİK ÖZELLİKLERİ VE BAĞIMLILIK DAVRANIŞI ÜZERİNE ETKİLERİ

    Yazarlar: Mahir Akbudak1, Meryem Yüksel Aytekin2

    Kurumlar: 1Mardin Artuklu Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı, Mardin,Türkiye
    2Mersin Şehir ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Bölümü, Mersin,Türkiye

    Giriş: Opioid kullanım bozukluğu, bireyin fiziksel ve zihinsel sağlığı ile birlikte toplum sağlığı açısından da önemli ve ciddi bir sorundur. Opioid kullanım bozukluğu ulusal sağlık sistemleri üzerinde önemli etkilere sahip genellikle kronik seyreden mental bir bozukluktur. Opioid kullanım bozukluğu olan bireylerde kişilik özellikleri ile ilgili çalışmalar mevcuttur. Psikiyatrik bozuklukların önemli bir kısmı çocukluk çağı travmaları ilişkilendirilmektedir. Opioid kullanım bozukluğu olan bireylerin kişilik özellikleri ile çocukluk çağı travmaları arasındaki ilişki ise araştırılmaya değer bir konudur.

    Yöntem: Çalışmaya opioid kullanım bozukluğu olan 115 kişi ve 115 sağlıklı kontrol alındı. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, çocukluk çağı travmaları ölçeği – 28 (CTQ-28), Eysenck kişilik anketi (EKA), Narsistik kişilik envanteri 13 (NKE-13) ölçekleri uygulandı. Opiyat bağımlılığı olup halen remisyonda olan bireyler çalışma dışı bırakıldı.

    Bulgular: Çalışmaya alınan opiyat bağımlılığı olan grup ve kontrol grubu arasında CTQ 28 ölçeği alt skorları duygusal istismar, fiziksel istismar, duygusal ihmal, fiziksel ihmal ve cinsel istismar puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). Ayrıca çalışmaya alınan iki grup arasında EKA alt skorları nörotizm ve dışa dönüklük skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı vardı (p<0.05). İki grup arasında NKE-13 toplam puanları karşılaştırıldığında anlamlı fark saptandı (p<0.05).

    Sonuç: Çocukluk çağı travmaları psikiyatrik bozuklukların etiyolojisinde yer almaktadır. Bağımlılık davranışı ile kişilik özellikleri ve kişilik patolojileri sıklıkla ilişkilendirilmektedir. Çocukluk çağı travmaları, bağımlılık ve kişilik özellikleri ile ilgili araştırma sayısı ise azdır. Biz yaptığımız çalışma ile opioid kullanım bozukluğu, bağımlılık davranışı, kişilik özellikleri ve çocukluk çağı travmaları arasında bir ilişki olup olmadığına gözlemlemeye çalıştık. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar bağımlılık davranışı, kişilik özellikleri ve çocukluk çağı travmaları arasında güçlü bir ilişki olabileceğini gösterdi. Elde ettiğimiz sonuçları konu ile ilgili literatüre katkıda bulunmak için paylaşmak istedik. Fakat bu konu ile ilgili daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

    Anahtar Kelimeler: Opiat kullanım bozukluğu, çocukluk çağı travmaları, kişilik özellikleri

  • 8- Karmaşık Bir Geriatrik Olgu: Lityum Kesilme Sendromu mu, Akut Deliryumlu Mani mi?

    Yazarlar: 1Ümmühan Özkal

    Kurumlar: 1Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Sancaktepe Şehit Prof. Dr. İlhan Varank Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Psikiyatri Kliniği, İstanbul, Türkiye

    Özet: Yirmi yıldır lityum ile stabil seyreden 82 yaşındaki bipolar bozukluk tanılı kadın hastada, toksisite nedeniyle lityumun ani kesilmesini takiben ciddi nöropsikiyatrik semptomlar gelişti. Bu olgu, geriatrik psikofarmakolojideki tanısal zorlukları ve yönetim karmaşıklığını vurgulamaktadır.

    Vaka Sunumu: Lityum toksisitesi sonrası hastanın tedavisi, lityum 300mg/gün'den valproik asit 1000mg/gün, olanzapin 10mg/gün ve ketiapin 100mg/gün'e değiştirildi. Günler içinde hastada akut deliryum, ajitasyon, perseküsyon hezeyanları, uykusuzluk, basınçlı konuşma ve düşünce uçuşması gelişti. Öyküsünde ortostatik hipotansiyona bağlı düşmeler mevcuttu. Fizik muayenede ortostatik kan basıncı değişiklikleri doğrulandı. Acil beyin BT'sinde akut kanama veya yapısal lezyon saptanmadı, yalnızca kronik küçük damar hastalığı izlendi. Hastadan aydınlatılmış onam alınmıştır.

    Klinik Değerlendirme: Laboratuvar bulgularında saptanamayan lityum düzeyi ve terapötik valproat düzeyi (65 µg/mL) mevcuttu. Metabolik panel, tiroid fonksiyonları ve enfeksiyon taraması normaldi. Temel tanısal ikilem, lityum kesilme sendromu, psikotik özellikli akut manik atak ve yeni ilaç rejimine bağlı ilaç kaynaklı deliryum arasında ayrım yapmaktı.

    Tedavi ve Yönetim: Başlangıç yönetimi, güvenlik ve tanısal netliğe odaklandı. Düşme öyküsü ve ortostatik hipotansiyon nedeniyle sıkı düşme önlemleri alındı. Antipsikotik rejim değiştirildi: sedasyon ve ajitasyon kontrolü için ketiapin gece 200mg'a yükseltildi, ortostatik ve metabolik riskleri azaltmak için ise olanzapin 5mg/gün'e düşürüldü. Valproat 1000mg/gün ile devam edildi. Non-farmakolojik girişimler arasında, düşük uyaranlı bir oda ve hemşirelik personeli tarafından sık yönlendirmeyi içeren deliryum yönetimi için çevresel düzenlemeler yer aldı.

    Tartışma: Bu vaka, geriatrik psikiyatrinin birkaç kritik ilkesini göstermektedir. İlk olarak, uzun süreli lityum tedavisinin ani kesilmesi, toksisite sonrasında bile, akut duygudurum ataklarını taklit eden veya tetikleyen ciddi kesilme fenomenine yol açabilir. İkinci olarak, ortostatik hipotansiyonu olan yaşlı bir hastada birden fazla sedatif ajan (iki antipsikotik artı valproat) ile polifarmasi, düşme riskini önemli ölçüde artırır. Üçüncü olarak, görüntülemede akut intrakranyal patolojinin olmaması, tanının nörolojik bir olaydan ziyade birincil psikiyatrik/iyatrojenik bir etiyolojiye yönlendirilmesi için çok önemliydi.

    Sonuç: Duygudurum dengeleyici değişimi yapılan geriatrik hastalar, ani geçişler yerine titiz, kademeli bir geçiş stratejisi gerektirir. Kapsamlı değerlendirme, özellikle sedasyon veya ortostaza neden olabilecek ilaçlar başlanırken, düşme risk değerlendirmesini içermelidir. Bu olgu, yaşlı bipolar hastalarda hem güvenliği hem de terapötik sonuçları optimize etmek için geriatri tıbbı ilkelerinin psikiyatrik yönetimle entegrasyonunun gerekliliğini vurgulamaktadır.

    Anahtar Kelimeler: Lityum Kesilme Sendromu, Geriyatrik Psikiyatri, Bipolar Bozukluk, İlaç Kaynaklı Deliryum, Polifarmasi, Düşme Riski, Ortostatik Hipotansiyon, Duygudurum Düzenleyici Geçişi.

  • 9- Sağlıklı erişkinlerde çocukluk çağı travmalarının dikkat eksikliği ve hiperaktivite belirtileri ile ilişkisi

    Yazarlar: 1Tunahan Sun

    Kurumlar: 1Adana Dr. Ekrem Tok Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi, Adana, Türkiye

    Giriş ve Amaç: Literatürde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile çocukluk çağı travmaları arasındaki ilişkiye yönelik ilgi giderek artmaktadır. Ancak mevcut çalışmaların büyük bölümü klinik örneklemler üzerinde yürütülmüş olup, sağlıklı erişkin popülasyonda çocukluk çağı travmaları ile dikkat eksikliği ve hiperaktivite belirtileri arasındaki ilişki yeterince incelenmemiştir. Bu çalışmada, sağlıklı erişkin bireylerde çocukluk çağı travmaları ile dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) belirtileri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır.

    Gereç ve Yöntem: Kesitsel tasarımlı bu çalışmaya psikiyatrik tanı öyküsü bulunmayan 250 erişkin dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ) ve Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Öz Bildirim Ölçeği (ASRS) uygulanmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkiler Pearson korelasyon analizi kullanılarak incelenmiş, ASRS toplam puanını yordayan faktörleri belirlemek amacıyla CTQ alt boyutlarının aynı anda modele dahil edildiği çoklu doğrusal regresyon analizi yapılmıştır.

    Bulgular: Pearson korelasyon analizinde ASRS toplam puanı ile CTQ toplam puanı arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki saptanmıştır (r = 0.247, p<0.001). ASRS puanı ile duygusal ihmal (r = 0.240, p<0.001) ve fiziksel ihmal (r = 0.377, p<0.001) puanları arasında da pozitif yönlü anlamlı ilişkiler bulunmuştur. CTQ alt boyutlarının modele dahil edildiği çoklu doğrusal regresyon analizinde model istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (F(4,245)=17.313, p<0.001) ve ASRS toplam puanındaki varyansın %22’sini açıklamıştır (R²=0.220). Fiziksel ihmal (β=0.459, p<0.001) ve duygusal istismar (β=-0.305, p<0.001) değişkenleri bağımsız yordayıcılar olarak saptanmıştır.

    Sonuç: Sağlıklı erişkin örneklemde çocukluk çağı travmaları ile erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite belirtileri arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Bulgular, özellikle erken dönem ihmal yaşantılarının DEHB ile ilişkili belirtilerle bağlantılı olabileceğini göstermektedir. Bu durum, klinik değerlendirmelerde travma öyküsünün sorgulanmasının ve belirtilerin yalnızca biyolojik açıdan değil, gelişimsel bağlamda da değerlendirilmesinin önemini desteklemektedir. Çalışmanın kesitsel tasarımı, nedensel ilişkiler hakkında çıkarım yapmayı sınırlamaktadır.

    Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı travmaları, dikkat eksikliği ve hiperaktivite belirtileri, ihmal, sağlıklı erişkinler

  • 10- Bir şehir hastanesinde çalışanların bağımlılık yapıcı madde kullanan bireyler hakkındaki düşünce, tutum ve davranışlarının incelenmesi

    Yazarlar: Yusuf Benli1, Merih Altıntaş1 Esma Çörekli Kaymakçı1, Cansu Ünsal Mavi1

    Kurumlar: 1 Sağlık Bilimleri Üniversitesi, Kartal Dr. Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi, Psikiyatri Kliniği, İstanbul, Türkiye

    Giriş ve Amaç: Alkol ve madde kullanımı, bireylerin sosyal, psikolojik ve fiziksel işlevselliğini olumsuz yönde etkileyerek önemli bir halk sağlığı sorunu oluşturmaktadır. Bağımlılık, bir yandan kronik bir beyin hastalığı olarak kavramsallaştırılırken, diğer yandan kişisel yetersizlik ya da ahlaki zayıflık çerçevesinde ele alınabilmektedir. Bu farklı yaklaşımların sağlık çalışanlarının bağımlılığa yönelik inanışlarını şekillendirdiği ve tedaviye erişim ile bakım süreçlerinde önemli engeller oluşturabileceği düşünülmektedir. Bu araştırmanın amacı, sağlık çalışanlarının bağımlılığa ilişkin inanışlarını çok boyutlu bir çerçevede değerlendirmektir.

    Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya Kartal Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi’nde görev yapan 500 sağlık çalışanı dahil edilmiştir. Katılımcılardan sosyodemografik veri formu ile birlikte, toplumun bağımlılık yapıcı madde kullanan bireylere yönelik tutum ve davranışlarını değerlendiren ölçek (BYMT) ve bağımlılığa ilişkin inanışları değerlendiren Bağımlılıkla İlgili İnanışlar Ölçeği (BİİÖ) uygulanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler ve değişkenler arasındaki ilişkileri değerlendirmek amacıyla korelasyon analizleri kullanılmış; istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Çalışma için etik onay Kartal Lütfi Kırdar Şehir Hastanesi Etik Kurulu’ndan (karar no: 2022/514/238/2) alınmıştır.

    Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 32,4±8,1 yıl olup %62,2’si kadındır. Ortalama çalışma süresi 7,2±7,6 yıldır. Katılımcıların %72,2’si üniversite ve üzeri eğitim düzeyine sahiptir. Katılımcıların %36,8’i hekim olup %74,6’sı bağımlılık ile ilgili herhangi bir eğitim almamıştır. Katılımcıların %75’i alkol, %98’i ise madde kullanmadığını bildirmiştir. BYMT toplam puan ortalaması 63,4±14,9 olarak bulunmuştur. BİİÖ alt ölçek puan ortalamaları; kontrol güçlüğü 10,4±2,8, kronik hastalık 13,3±2,5, uzmanlara güven 11,1±2,6, davranış sorumluluğu 9,5±1,7, iyileşme sorumluluğu 9,4±2,0, genetik yatkınlık 7,2±2,4, baş etme 16,6±3,5 ve ahlaki zayıflık 16,6±3,4 olarak saptanmıştır. Korelasyon analizinde, BYMT toplam puanı ile kontrol güçlüğü arasında zayıf düzeyde negatif yönde (r=-0,197; p<0,001), genetik yatkınlık (r=0,110; p=0,014) ve ahlaki zayıflık (r=0,212; p<0,001) alt boyutları ile ise zayıf düzeyde pozitif yönde anlamlı ilişkiler saptanmıştır.

    Sonuç: Bu çalışmada, sağlık çalışanlarının bağımlılık yapıcı madde kullanan bireylere yönelik tutumlarının, bağımlılığa ilişkin farklı inanış boyutları ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Bulgular, bağımlılığın farklı şekillerde kavramsallaştırılmasının tutumlarla farklı yönlerde ilişkili olabileceğini göstermektedir. Özellikle bağımlılığı ahlaki zayıflık olarak değerlendiren inanışların daha olumsuz tutumlarla, kontrol güçlüğü çerçevesinde ele alan inanışların ise daha düşük düzeyde olumsuz tutumlarla ilişkili olduğu görülmüştür. Bu doğrultuda, sağlık çalışanlarına yönelik eğitimlerin bağımlılığı biyopsikososyal bir çerçevede ele alacak şekilde yapılandırılması, daha dengeli ve yargılayıcı olmayan tutumların geliştirilmesine katkı sağlayabilir.

    Anahtar Kelimeler: bağımlılık, inanışlar, sağlık çalışanları, tutum

  • 11- Bipolar bozuklukta subkortikal gri madde normal kontrollerden farklıdır: Bir doku analizi çalışması

    Yazarlar: Mustafa Nuray NAMLI1, Sema BAYKARA2, Özlem GÜL3, Turgay ONER4, Murat BAYKARA4

    Kurumlar: 1 Bakırköy Prof. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, İstanbul, TÜRKİYE
    2 Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, İstanbul, TÜRKİYE
    3 İstinye Üniversitesi, Psikiyatri Anabilim Dalı, İstanbul, TÜRKİYE
    4 Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Radyoloji Anabilim Dalı, İstanbul, TÜRKİYE

    Amaç: Subkortikal gri madde yapıları davranış, biliş ve çeşitli hastalıkların patofizyolojisinde rol oynar. Bu çalışmanın amacı, Bipolar bozukluk olan bireyler ile sağlıklı kontroller arasında subkortikal (derin) gri madde açısından fark olup olmadığını Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) üzerinde doku analizi kullanarak incelemektir. Bipolar Bozuklukta yapılan meta-analizlerde beyin yapısında önemli ancak spesifik olmayan değişiklikler tespit edilmiştir Nörogörüntüleme verilerinin toplanması ve işlenmesindeki yeni gelişmeler, nöropsikiyatrik hastalıklar için tedavi planlama ve tahmine dayalı ve tanısal değerlendirmeler yapma kapasitesini artırabilir. Çeşitli nörogörüntüleme yöntemlerini kullanan çalışmalar, nöropsikiyatrik hastalıklar ile hem morfolojik hem de fonksiyonel beyin ağlarındaki işlev bozuklukları arasındaki bağlantıyı doğrulamıştır. Nörogörüntüleme kullanarak Bipolar Bozukluğun nörofizyolojisini inceleyen mevcut literatür sınırlıdır. Bununla birlikte, özellikle frontal-subkortikal beyin yollarındaki anormallikler olası görünmektedir.

    Gereç ve Yöntem: Bipolar bozukluk tanısı almış, dahil edilme kriterlerini karşılayan ve kraniyal MRG’si bulunan 33 hasta ile başka nedenlerle beyin MRG’si çekilmiş 33 kişi kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Hasta ve kontrol gruplarının beyinleri 1.5T cihaz ile sagittal planda ve hızlı spin eko sekansı kullanılarak yüksek çözünürlüklü olarak görüntülenmiştir. Doku analizi yöntemi ile görüntülerden nükleusların ortalama, standart sapma, minimum, maksimum, medyan, varyans, entropi, size %L, size %U, size %M, kurtosis, skewness ve homojenite değerleri hesaplanmıştır. Veriler Kolmogorov-Smirnov testine göre uygun karşılaştırma testleri ile analiz edilmiştir. Literatürde tanımlanmış doku analizi değerleri T2 ağırlıklı MRG görüntülerinden elde edilen striatum ROI’lerinden alınmıştır. Her iki taraf nükleusları ayrı örnekler olarak değerlendirilmiştir.

    Bulgular: Kaudat nükleus, Putamen ve Talamus’un doku analizi parametrelerinde kontrol grubuna göre farklılıklar saptanmıştır. Bipolar bozukluk hastalarında T2 sinyal intensitesinin sağlıklı kontrollere göre anlamlı derecede arttığı gözlenmiştir. Tüm üç nükleusta “ortalama, medyan ve maksimum” değerlerin kontrol grubuna kıyasla arttığı bulunmuştur.

    Sonuç: Bu çalışma, bipolar bozuklukta kaudat nükleus, putamen ve talamusun farklılık gösterdiğini ortaya koymaktadır. Bipolar bozukluğun patofizyolojisi ve tedavisini etkileyebilecek daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

    Anahtar Kelimeler: Bipolar bozukluk; subkortikal gri madde; kaudat nükleus; putamen; talamus; doku analizi; manyetik rezonans görüntüleme

  • 12- Bulimia nervozada şema mod geçişleri, semptom dönüşümü ve kültürel bağlam: Bir vaka sunumu

    Yazarlar: 1Telli Kıraç Kuru

    Kurumlar: 1Ankara Bilkent Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Psikiyatri Kliniği, Ankara, Türkiye

    Amaç: Bulimia nervoza, tekrarlayan aşırı yeme atakları ve kilo alımını önlemeye yönelik telafi edici davra-nışlarla seyreden bir yeme bozukluğudur¹. Bu davranışlar çoğunlukla kilo, beden şekli ve görünümle ilişkili olumsuz özdeğerlendirme süreçlerinden kaynaklanmaktadır². Şema Terapi (ŞT), yeme bozuk-luklarındaki semptomları erken dönem uyumsuz şemalar ve şema modları üzerinden kavramsallaştı-rır³. Bulimia nervozada kusurluluk/utanç, duygusal yoksunluk ve boyun eğicilik şemaları; cezalandı-rıcı ebeveyn, kopuk korunan ve dürtüsel çocuk modlarıyla ilişkili olarak ele alınmaktadır⁴. Kolekti-vist kültürlerde boyun eğicilik örüntüsü, “itaat” ve “ebeveyne saygı” normlarıyla örtüşerek benlikle uyumlu hale gelebilir ve klinik olarak ayırt edilmesi güçleşebilir⁵˒⁶. Bu çalışmada bir BN olgusunda şema mod geçişleri ve kültürel bağlamın terapötik sürece etkisi incelenmiştir.

    Yöntem: Yirmi yedi yaşında kadın hasta, tıkınırcasına yeme (binge) ve telafi edici kusma (purging) yakınma-larıyla başvurmuştur. Hastaya haftada bir olmak üzere yaklaşık 15 seans Şema Terapi uygulanmıştır. Klinik değerlendirmede baskın şemalar boyun eğicilik, duygusal yoksunluk ve kusurluluk/utanç ola-rak; baskın modlar incinmiş çocuk, cezalandırıcı ebeveyn, kopuk korunan ve dürtüsel çocuk olarak formüle edilmiştir. Terapötik süreçte bilişsel yeniden yapılandırmaya ek olarak imgeleme ile yeniden senaryolaştırma ve çift sandalye teknikleri kullanılmıştır⁷. Ayrıca duygu kabulü ve somatik regülas-yon müdahaleleri sürece entegre edilmiştir⁹.

    Bulgular: Şema aktivasyonu sonrası incinmiş çocuk modunda yoğun utanç ve değersizlik duygularının ortaya çıktığı, bunu takiben kopuk korunan ve dürtüsel çocuk modlarının etkileşimiyle binge davranışının geliştiği gözlenmiştir. Süreç ilerledikçe binge davranışlarında azalma görülmüş; ancak bu durum kli-nik iyileşmeden ziyade semptomatik bir dönüşümle karakterize olmuştur. Cezalandırıcı ebeveyn mo-dunun baskınlaşmasıyla birlikte gıda kısıtlaması ve öz-cezalandırıcı tutumlar artmıştır. Kaçınma örüntülerinin esnetilmesiyle birlikte binge davranışlarının yeniden ortaya çıktığı gözlenmiştir. Bu bulgular semptomların modlar arası geçişlerle dalgalandığını düşündürmektedir. Ayrıca danışanın yaşantısal teknikler sırasında ebeveynlerine yönelik öfkesini ifade etmekte zorlandığı ve sınır koya-madığı görülmüştür. Bu durum, boyun eğicilik şemasının kültürel olarak güçlenmiş bir örüntü oldu-ğunu düşündürmektedir.

    Sonuç: Bu olgu, bulimia nervozada semptomların şema modları arasında geçiş gösteren dinamik süreçler olduğunu ortaya koymaktadır. Binge davranışındaki azalma her zaman klinik iyileşmeye işaret etme-yebilir; semptomlar kaçınma ve öz-cezalandırma örüntülerine dönüşebilir. Ayrıca terapötik süreçte gözlenen kaçınma davranışlarının dirençten ziyade başa çıkma modları olarak ele alınması ve kültürel bağlamın dikkate alınması önem taşımaktadır.

    Anahtar Kelimeler: Bulimia nervosa, Şema terapi, Şema modları, Kültürel şema

    Kaynaklar: 1 Wade, T. D. (2019). Eating disorders. Psychiatric Clinics of North America, 42(1), 21–32.
    2 Treasure, J. (2020). Eating disorders. The Lancet.
    3 Young, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema therapy: A practitioner’s guide. Guilford Press.
    4 Simpson, S., Rossi, A. A., Mannarini, S., Tait, D., Castelnuovo, G., & Pietrabissa, G. (2025). Assessing schema modes for eating disorders and their association with personality traits: Validation of the English version of the short form of the Schema Mode Inventory for eat-ing disorders (EN-SMI-ED-SF). Frontiers in Psychology.
    5 Hori, A. (2025). Schema therapy in collectivist societies. Encyclopedia, 5(4).
    6 Mao, A., Brockman, R., Neo, H. L. M., Siu, S. H. C., Liu, X., & Rhodes, P. (2022). A quali-tative inquiry into the acceptability of schema therapy in Hong Kong and Singapore: Impli-cations for cultural responsiveness in the practice of schema therapy. Psychotherapy Re-search, 32(3), 341–350.
    7 Arntz, A. (2012). Imagery rescripting. Journal of Experimental Psychopathology, 3(2), 189–208.
    8 Wanden-Berghe, C., Sanz-Valero, J., & Wanden-Berghe, J. V. (2011). The application of mindfulness to eating disorders treatment: A systematic review. Eating Disorders, 19(1), 34-48.

  • 13- 2023 Kahramanmaraş Merkezli Depremden Sağ Kurtulanlarda Yakın Kayıp Varlığı ve Hasar Derecesine Göre Psikiyatrik Belirti Düzeyleri

    Yazarlar: Özge Selin Özen Sekmek1, Hayriye Mihrimah Öztürk2, Koray Hamza Cihan1, Gül Betül Ulu3, Elif Gizem Yalvaç4, Aslıhan Taş2, Hatice Sude Yıldız5, Saadin Oyucu6, Muhammet Emin Korkut6, Gülfem Erva Altun6, Hüseyin Polat6, Behice Han Almiş1, Birgül Cumurcu4, Erguvan Tuğba Özel Kızıl7

    Kurumlar: 1 SBÜ Sincan Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Psikiyatri Kliniği, Ankara, Türkiye;
    2 Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Kliniği, Kırıkkale, Türkiye;
    3 Adıyaman Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Psikiyatri Kliniği, Adıyaman, Türkiye
    4 İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Kliniği, Malatya, Türkiye
    5 Adıyaman Üniversitesi Tıp Fakültesi, Adıyaman, Türkiye;
    6 Gazi Üniversitesi, Bilgisayar Mühendisliği Bölümü, Teknoloji Fakültesi, Ankara, Türkiye;
    7 Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Psikiyatri Kliniği, Ankara, Türkiye

    Arka Plan: Deprem, fiziksel ve maddi hasara yol açmasının yanı sıra, etkilenen bölgelerde geniş bir yelpazede psikolojik sonuçlara neden olmakta ve bireylerin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilemektedir (1). On bir ili etkileyen 6 Şubat Depremi, psikiyatrik hasta popülasyonunda orantısız bir artışa sebep olmuştur (2). Depremlerin kısa ve uzun vadeli psikiyatrik etkilerinin değerlendirilmesi ve bu etkilerle başa çıkma süreçlerinin anlaşılması, toplumların psikolojik dayanıklılığını artırmak açısından kritik öneme sahiptir. Bazı araştırmacılar deprem sırasında bulunulan yerin hasar düzeyi ve yakın kaybının psikiyatrik belirtiler üzerinde belirleyici olduğunu göstermiştir (3). Bu çalışmanın amacı depremde yakın kaybı varlığı ve hasar derecesinin depresyon, kaygı ve travma sonrası stres bozukluğu ile ilişkisini inceleyerek deprem sonrası daha incinebilir popülasyonu belirlemektir.

    Yöntem: Çalışmaya depreme maruz kalan 154 kişi dahil edilmiştir. Bu çalışmada ele alınan örneklem 323S218 numaralı ve ‘’Deprem Sonrası Psikolojik Etkilerin Yapay Zeka ile Değerlendirilmesi: Anksiyete, Depresyon ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu Tespiti’’ başlıklı TUBİTAK 1001 Projesi’nin ön verileridir. Katılımcıların bilgilendirilmiş onamı alındıktan sonra sosyodemografik verileri kaydedilmiş, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Durumluluk ve Süreklilik Kaygı Ölçekleri (STAI), Klinisyen Tarafından Uygulanan Travma Sonrası Stres Bozukluğu Ölçeği (CAPS-5) kullanılmıştır. Katılımcılar deprem sırasında bulundukları yerin hasar derecesine göre (yok/hafif hasarlı: n = 72; hasarlı: n = 82); ve yakın kaybının varlığına göre (kayıp yaşayan: n = 71; yaşamayan: n = 83) iki gruba ayrılmıştır. Gruplar ölçek puanları açısından bağımsız örneklem t- testi ile karşılaştırılmıştır.

    Sonuçlar: Hasar derecesine göre oluşturulan gruplar arasında hiçbir ölçekte istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır: CAPS-5 [t(152) = -,604, p = ,547]; STAI Durumluluk [t (152) = ,744, p = ,458]; STAI Süreklilik [t(152) = -,718, p = ,474]; BDÖ [t(152) = -,851, p = ,396]. Yakın kaybı yaşantısına göre yapılan analizlerde ise CAPS-5 toplam skoru [t(152) = -3,988, p < ,001, 95% GA = -23,22 ile -7,83], STAI Süreklilik Kaygı skoru [t(152) = -3,019, p = ,003, 95% GA = -8,30 ile -1,73] ve BDÖ skoru [t(152) = -3,058, p = ,003, 95% GA = -8,82 ile -1,90] açısından yakın kaybı yaşayan bireylerin anlamlı derecede daha yüksek puan aldığı saptanmıştır. STAI Durumluluk Kaygı ölçeği açısından ise gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır [t(152) = -1,402, p = ,163].

    Tartışma: Depremde yakın kaybı yaşayan bireylerde daha yüksek CAPS-5 ve BDÖ puanlarının saptanması literatürle uyumludur (4,5). Ayrıca yakın kaybı yaşayan bireylerde STAI süreklilik kaygı puanlarının daha yüksek bulunması bu bireylerde kaygının daha kalıcı bir özellik kazanabileceğini düşündürmektedir. Buna karşın durumluluk kaygı puanlarında anlamlı fark saptanmaması deprem deneyiminin hatırlanmasının her iki grupta da benzer düzeyde anlık kaygı oluşturmasıyla ilişkili olabilir. Hasar derecesi ile ölçek puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunmaması ise konutun hasar görmesi veya yıkılmasının afet sonrası psikolojik sorunlara önemli ölçüde katkıda bulunduğunu gösteren önceki çalışmalarla uyuşmamaktadır (4). Bu durum, hasar düzeyi ile psikiyatrik belirtiler arasındaki ilişkiyi fiziksel hastalıklar, kişinin deprem öncesi psikolojik dayanıklılığı ve psikopatolojisi ile deprem sonrası alınan yardım ve destek gibi bireysel ve çevresel faktörlerden etkilenmesiyle açıklanabilir (6). Sonuç olarak, bulgularımız yakın kaybı yaşayan bireylerin afet sonrası süreçte daha yoğun izlem ve hedef odaklı müdahaleler açısından öncelikli olarak ele alınması gerektiğini düşündürmektedir.

    Anahtar Kelimeler: Deprem, anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu, depresyon

    Kaynakça: 1 Livanou M, Kasvikis Y, Başoğlu M, Mytskidou P, Sotiropoulou V, Spanea E, Mitsopoulou T, Voutsa N. Earthquake-related psychological distress and associated factors 4 years after the Parnitha earthquake in Greece. Eur Psychiatry. 2005 Mar;20(2):137-44. doi: 10.1016/j.eurpsy.2004.06.025.
    2 Çınaroğlu M, Yılmazer E, Noyan Ahlatcıoğlu E, Ülker SV, Hızlı Sayar G. Psychological impact of the 2023 Kahramanmaraş earthquakes: a systematic review and meta-analysis of PTSD, depression, and anxiety among Turkish adults. Front Public Health. 2025 Aug 26;13:1664212. doi: 10.3389/fpubh.2025.1664212.
    3 Cankardaş S, Sofuoğlu Z. Post-Traumatic Stress Disorder Symptoms and Their Predictors in Earthquake or Fire Survivors. Turkish Journal of Psychiatry 2019;30(3):151. doi: 10.5080/u23613
    4 Torun HO, Akdöner B, Sarıkavak T, Kirli U. Psychiatric outcomes after primary and secondary earthquake exposure: effects of loss, media, and treatment. Front Psychiatry. 2026 Jan 27;16:1715590. doi: 10.3389/fpsyt.2025.1715590.
    5 Salcioglu E, Basoglu M, Livanou M. Post-traumatic stress disorder and comorbid depression among survivors of the 1999 earthquake in Turkey. Disasters. (2007) 31:115–29. doi: 10.1111/j.1467-7717.2007.01000.x.
    6 Khachadourian V, Armenian HK, Demirchyan A, Goenjian A. Loss and psychosocial factors as determinants of quality of life in a cohort of earthquake survivors. Health Qual Life Outcomes. 2015 Feb 6;13:13. doi: 10.1186/s12955-015-0209-5.

  • 14- TIP ÖĞRENCİLERİNDE SİBER MAĞDURİYET, SOSYAL MEDYA BAĞIMLILIĞI VE DEPRESYON-KAYGI BELİRTİLERİ ARASINDAKİ İLİŞKİLER: KESİTSEL BİR ÇALIŞMA

    Yazarlar: Deniz Alçı1, Furkan Akbaş1, Nazan Dolapoğlu1

    Kurumlar: 1 Balıkesir University Faculty of Medicine, Department of Psychiatry, Balıkesir, Türkiye

    Giriş: Dijital iletişim kanallarının yaygınlaşmasıyla siber mağduriyet, üniversite öğrencilerinde önemli bir ruh sağlığı riski olarak öne çıkmaktadır. Problemli sosyal medya kullanımı, hem siber mağduriyetle karşılaşma olasılığını artırabilen hem de duygudurum belirtilerini şiddetlendirebilen bir etmen olabilir.

    Amaç: Tıp fakültesi öğrencilerinde siber mağduriyetin depresyon ve anksiyete belirtileriyle ilişkisini incelemek ve sosyal medya bağımlılığının bu ilişkilerdeki bağımsız katkısını değerlendirmektir.

    Yöntem: Kesitsel tasarımda tıp fakültesi öğrencilerinden çevrim içi anketle veri toplanmıştır (n=288; yaş 21,98±2,26; %61,5 kadın). Siber mağduriyet, Bayar ve arkadaşları tarafından üniversite öğrencileri için geliştirilen Siber Mağduriyet/Zorbalık Ölçeği ile değerlendirilmiştir (Bayar ve ark., 2023). Sosyal medya bağımlılığı, Bergen Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği’nin Türkçe formu ile ölçülmüştür (Demirci, 2019). Depresyon ve anksiyete belirtileri Depresyon-Anksiyete-Stres Ölçeği’nin 21 maddelik formu kullanılarak elde edilmiştir (Lovibond & Lovibond, 1995; Sarıçam, 2018). Pearson korelasyon ve yaş, cinsiyet, sınıf düzeyi için düzeltilmiş çoklu doğrusal regresyon analizleri uygulanmıştır.

    Bulgular: Katılımcıların %55,6’sı en az bir siber mağduriyet bildirmiştir. Siber mağduriyet; sosyal medya bağımlılığı (r=0,18; p=0,002), depresyon (r=0,20; p<0,001) ve anksiyete (r=0,31; p<0,001) ile pozitif ilişkili bulunmuştur. Regresyon modellerinde siber mağduriyet ve sosyal medya bağımlılığı depresyonu (β=0,15; p=0,016 ve β=0,49; p<0,001) ve anksiyeteyi (β=0,26; p<0,001 ve β=0,27; p=0,003) bağımsız olarak yordamıştır.

    Sonuç:Siber mağduriyet, tıp öğrencilerinde depresyon ve özellikle anksiyete belirtileriyle ilişkili olup sosyal medya bağımlılığı ek bir risk göstergesi olarak görünmektedir.

    Anahtar Kelimeler: Siber mağduriyet; sosyal medya bağımlılığı; depresyon; anksiyete; tıp öğrencileri.

    Giriş: Siber mağduriyet, bilgi ve iletişim teknolojileri aracılığıyla bireyin tekrarlayan biçimde hedef alınması, aşağılanması, tehdit edilmesi veya dışlanması gibi zarar verici davranışlara maruz kalmasıdır. Üniversite çağında sosyal ağların gündelik yaşamın merkezine yerleşmesi, siber mağduriyetin yaygınlığını artırmakta ve öğrencilerin akademik işlevsellik, sosyal ilişkiler ve ruhsal iyi oluşunu olumsuz etkileyebilmektedir. Siber mağduriyetin depresyon ve anksiyete gibi olumsuz ruh sağlığı sonuçlarıyla ilişkili olduğuna dair bulgular giderek artmaktadır (Arif ve ark., 2024). Sosyal medya bağımlılığı kontrol kaybı, yoğun zihinsel meşguliyet ve olumsuz sonuçlara rağmen kullanımın sürmesiyle karakterizedir. Büyük örneklemli çalışmalar, sosyal medya kullanımında bağımlılık özellikleri gösteren bireylerde psikiyatrik belirti düzeylerinin daha yüksek olabileceğini bildirmiştir (Andreassen ve ark., 2016). Türkiye’de yapılan uyarlama çalışmaları da sosyal medya bağımlılığı ile depresyon ve anksiyete belirtileri arasındaki ilişkiyi desteklemektedir (Demirci, 2019). Tıp fakültesi öğrencileri yoğun akademik talepler ve performans baskısı nedeniyle ruhsal belirti açısından kırılgan bir grubu temsil edebilir. Bu nedenle siber mağduriyet ve sosyal medya bağımlılığının depresyon ve anksiyete belirtileriyle ilişkisini tıp öğrencileri örnekleminde incelemek, üniversite temelli koruyucu ruh sağlığı girişimlerinin hedeflerini belirlemek açısından önem taşır. Bu çalışmada siber mağduriyet ile depresyon/anksiyete belirtileri arasındaki ilişki ve sosyal medya bağımlılığının bağımsız katkısı değerlendirilmiştir.

    Araştırma ve Bulgular: Araştırma deseni ve örneklem: Bu çalışma kesitsel tasarımda yürütülmüştür. Tıp fakültesi öğrencilerinden çevrim içi anket aracılığıyla veri toplanmıştır (n=288). Katılımcıların yaş ortalaması 21,98±2,26 yıl olup %61,5’i kadındır. Sınıf düzeyi, yaş ve cinsiyet değişkenleri analizlerde olası karıştırıcı değişkenler olarak ele alınmıştır. Ölçüm araçları: Siber mağduriyet Bayar ve arkadaşları (2023) tarafından üniversite öğrencileri için geliştirilen Siber Mağduriyet/Zorbalık Ölçeği ile değerlendirilmiştir. Sosyal medya bağımlılığı, Bergen Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği’nin Türkçe formu kullanılarak ölçülmüştür (Demirci, 2019). Depresyon ve anksiyete belirtileri Depresyon-Anksiyete-Stres Ölçeği’nin 21 maddelik formu ile değerlendirilmiştir (Lovibond & Lovibond, 1995; Sarıçam, 2018). İstatistiksel analiz: Tanımlayıcı istatistikler ortalama±standart sapma ve yüzde olarak raporlanmıştır. Sürekli değişkenler arasındaki ilişkiler Pearson korelasyon katsayısı ile incelenmiştir. Depresyon ve anksiyete puanlarının bağımsız yordayıcılarını değerlendirmek üzere iki ayrı çoklu doğrusal regresyon modeli kurulmuştur. Her iki modelde bağımlı değişken sırasıyla depresyon ve anksiyete puanlarıdır. Bağımsız değişkenler siber mağduriyet puanı ve sosyal medya bağımlılığı puanı olup yaş, cinsiyet ve sınıf düzeyi için düzeltilmiştir. Bulgular: Katılımcıların %55,6’sı en az bir siber mağduriyet yaşadığını bildirmiştir. Ortalama puanlar; siber mağduriyet 4,36±8,86, sosyal medya bağımlılığı 17,87±4,95, depresyon 14,63±9,73 ve anksiyete 11,32±8,29 olarak bulunmuştur. Korelasyon analizinde siber mağduriyet puanı sosyal medya bağımlılığı ile pozitif ilişkili bulunmuştur (r=0,18; p=0,002). Siber mağduriyet ayrıca depresyon (r=0,20; p<0,001) ve anksiyete (r=0,31; p<0,001) belirtileriyle pozitif ilişkilidir. Çoklu doğrusal regresyon analizinde (yaş, cinsiyet ve sınıf düzeyi ile düzeltilmiş), siber mağduriyet (β=0,15; p=0,016) ve sosyal medya bağımlılığı (β=0,49; p<0,001) depresyon puanını bağımsız olarak yordamıştır (model R²=0,158). Anksiyete modelinde de siber mağduriyet (β=0,26; p<0,001) ve sosyal medya bağımlılığı (β=0,27; p=0,003) bağımsız yordayıcıdır (model R²=0,233).

    Sonuç: Bu çalışmada tıp fakültesi öğrencilerinde siber mağduriyet, depresyon ve anksiyete belirtileriyle ilişkili bulunmuş; sosyal medya bağımlılığı da hem depresyon hem anksiyete için bağımsız bir yordayıcı olarak saptanmıştır. Üniversite düzeyinde koruyucu ruh sağlığı programlarında siber zorbalık farkındalığı, güvenli dijital davranış becerileri ve problemli sosyal medya kullanımını azaltmaya yönelik bileşenlerin birlikte ele alınması önerilebilir. Kesitsel tasarım nedeniyle nedensel çıkarımlar sınırlıdır; gelecekte boylamsal çalışmalarla ilişkilerin yönlülüğü ve olası mekanizmalar (ör. duygu düzenleme, sosyal destek, uyku) araştırılmalıdır.

    Kaynakça: 1Andreassen, C. S., Billieux, J., Griffiths, M. D., Kuss, D. J., Demetrovics, Z., Mazzoni, E., & Pallesen, S. (2016). The relationship between addictive use of social media and video games and symptoms of psychiatric disorders: A large-scale cross-sectional study. Psychology of Addictive Behaviors, 30(2), 252–262. https://doi.org/10.1037/adb0000160
    2 Arif, A., et al. (2024). The impact of cyberbullying on mental health outcomes: A systematic review. PLOS Mental Health. https://doi.org/10.1371/journal.pmen.0000166
    3 Bayar, A., Kurt, B. S., Mutlu, M., Öven, Ç., & Bayar, Y. (2023). The validity and the reliability study of a cyber victimization/bullying scale for university students. Research on Education and Psychology, 7(1), 149–163. https://doi.org/10.54535/rep.1297063
    4 Demirci, İ. (2019). Bergen sosyal medya bağımlılığı ölçeğinin Türkçeye uyarlanması, depresyon ve anksiyete belirtileriyle ilişkisinin değerlendirilmesi. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 20(Özel Sayı 1), 15–22. https://doi.org/10.5455/apd.41585
    5 Lovibond, S. H., & Lovibond, P. F. (1995). Manual for the Depression Anxiety Stress Scales (2nd ed.). Psychology Foundation of Australia.
    6 Sarıçam, H. (2018). The psychometric properties of Turkish version of Depression Anxiety Stress Scale-21 (DASS-21) in health control and clinical samples. Journal of Cognitive-Behavioral Psychotherapy and Research, 7(1), 19–30. https://doi.org/10.5455/JCBPR.274847

Choose Your Demo
You will find much more options for colors and styling in admin panel. This color picker is used only for demonstation purposes.
Purchase now